cimbomoldboys:

Sol ayağına 500 sayfa roman yazabilirim; son satırı “Sağ ayağı da vardı” olur…

cimbomoldboys:

Sonra sen geldin sislerin arasından, büyük yakaların vardı, gösterişliydin..

cimbomoldboys:

Sonra sen geldin sislerin arasından, büyük yakaların vardı, gösterişliydin..

cimbomoldboys:

”Hagi nefis döndü yine”

cimbomoldboys:

wearethebestgalatasaray:

" Ben Galatasaray’a gelmekle kalmadım, Galatasaraylı oldum. Galatasaray’ı hissetmeye başladığım gün, imzasını kalbime attım. " Gheorghe Hagi

Ne senden oncesi ne senden sonrasi..

cimbomoldboys:


kent hayatını anlatan klişe cümleler vardır ya, “neden bu acele? nereye yetişmeye çalışıyoruz?” diye. aceleyi ben sonradan öğrendim. sabırsızlığın çaresinin sabır olduğunu da. ne kadar garip değil mi? olmayan bir şeyi, yine kendisiyle yenebiliyordum. çünkü beklemekten başka şansım yoktu.

çocuktum; o zamanlar beklerdim. neyi ve kimi beklediğimi bilmeden hep bir şeyler beklerdim. bir süper kahramanın mahallemize gelmesini mi, kıyametin kopmasını mı, yoksa sadece oynadığımız arsayı kurutması için güneşin bulutların arasından çıkmasını mı, oyunumuza devam edebilmek için arabanın geçmesini mi, teneffüs zilini mi, yolların asfaltlanıp çağdaşlaşmamızı mı, plastik ve dandik panjurların sabah açılmasını mı. yaz mevsini mi? tabi ki plazalardaki tek mevsimlik hayatlara göre çok güzeldi, yazın beklendiği kış bile.

plastiğin ve asfaltın modernleştirdiği kentte zaman hakikaten geçmezdi. oyunlarımız ve her molasında su içtiğimiz tulumbalar vardı. şimdi bu çağın gerçekliğine doğan çocuklar için sıradandır fakat hadi bilgisayarı ve interneti geçtim, biz halı sahaya da, bisikletteki 18 vitese de şaşırmıştık. oyunlarımız hep vardı, nesillere futbolu değil top oynatmayı öğreten arsalarımız. tapusu olduğunu bile bilmezdik, bizim arsamızdı onlar. inanın o sahiplendiğimiz arsalarda ne dostlar, abiler, kardeşler futbol oynadı. bugün türkiye’de oynanan futbolu beğenmiyorsak, barcelona’yı değil mahalledeki maradona abilerimizi gördüğümüzdendir.

bir de galatasaray vardı. hep bekleten bir galatasaray. haftasonunu bekleten, ağustos ayını bekleten, şampiyonluğu bekleten, çizgide çamura saplamış bir topu bekleten, ali sami yen stadını görmeyi 18 yıl bekleten… eğer yine beklemek denirse, en çok galatasaray’ı bekledim ben.

galatasaray’da çok sevdiğim, delice tapındığım, formasını alamasam da, 2+1 evde oturan her çocuk gibi posterini asamasam da; mahalle aralarında, çamur arsalarda top oynarken bizzat ta kendisi olduğum futbolcular vardı. tanju, prekazi ve uğur ile başlayan, hakan şükür, tugay ve kubilay ile devam eden. yavaş yavaş arsaları terketmeye başladığımız zamanlardı. ne garip ki, arsalar betonlarla dolarken ve yerini sentetik halı sahalara bırakırken, futbol da aynı hızla sentetikleşiyordu.

o sıralarda biri geldi ki onu hiç beklemiyorduk. sonradan öğrendik ki, asıl onca yıl burada olmaması garipmiş. sanki, bizle arsada top oynayacak kadar sıradan ve sanki koca bir devri kapatmaya gelmişçesine gururlu. kahraman mı, yoksa bizden biri mi? aslında her ikisi de, çünkü süper kahramanları yer yüzüne indirdi, aramıza karıştı. bazen bizimle o arsada top oynadı, bazen de dünya üzerinde sadece tek bir kişiye bahşedilen yeteneği ve olanca tevazsusuyla dünyaları değiştirdi. kader mi evrimin doğal işleyişi mi bilmiyorum fakat; kendisi, örgütlediği arkadaşları ve tek bir adam, o sene bu forma altında buluşmamış olması her türlü doğa kanuna, bütün dini inançlara aykırıydı.

ben hagi’yi bu radde ne zaman sevdim, gerçekten bilmiyorum. ama bu sevgimde, kazandırdığı başarıların etkisi, binde birdir sadece.

leeds deplasmanında, diğer takım arkadaşları korkudan ceza sahası çevresinde bile dolanamıyorken; kendinden emin şekilde penaltı atmaya giderken mi sevdim? en zor anlarda sığınılacak bir limandı.

20 kişi ayırmaya çalışırken; galatasaray’ı durdurmakla görevli kutsal ittifakın simge adamı erol ersoy’un suratına tükürürken mi? pazarlıksız, uzlaşmasız; haksızlığa karşı bayraktı.

gerçekleşse de “imkansız” diyerek tarif ettiğim anlardan bile sevincini arkadaşlarını çağırarak onlarla paylaşmasını bildiği için mi sevdim? her büyüdüğünde küçülendi.

son gününde bile, hala en iyisiydi o.

hagi, şimdi bambaşka bir görevde. kendisi için “kredisi sonsuz” falan demeyeceğim. kredi, belirli bir anlaşmayı içerir; alan tarafı borçlu kılar. kendi adıma aslen ben borçluyken hagi’ye, nasıl kredi verebilme haddini bulabilirim?

ben beklemeyi gerçekten çok iyi biliyorum. beklemenin en güzel hediyesini, galatasaray ve hagi isimlerinin yanyana geldiğinde neler olduğunu görmekle almış biriyim. kendisi de diyor ya “sabir, sabir, sabir”. o benim için emirdir artık. yapabileceklerini göstereceği günü sabırla bekliyorum; kendisi gibi hesapsız, pazarlıksız. ona sığınarak.

cimbomoldboys:

kent hayatını anlatan klişe cümleler vardır ya, “neden bu acele? nereye yetişmeye çalışıyoruz?” diye. aceleyi ben sonradan öğrendim. sabırsızlığın çaresinin sabır olduğunu da. ne kadar garip değil mi? olmayan bir şeyi, yine kendisiyle yenebiliyordum. çünkü beklemekten başka şansım yoktu.
çocuktum; o zamanlar beklerdim. neyi ve kimi beklediğimi bilmeden hep bir şeyler beklerdim. bir süper kahramanın mahallemize gelmesini mi, kıyametin kopmasını mı, yoksa sadece oynadığımız arsayı kurutması için güneşin bulutların arasından çıkmasını mı, oyunumuza devam edebilmek için arabanın geçmesini mi, teneffüs zilini mi, yolların asfaltlanıp çağdaşlaşmamızı mı, plastik ve dandik panjurların sabah açılmasını mı. yaz mevsini mi? tabi ki plazalardaki tek mevsimlik hayatlara göre çok güzeldi, yazın beklendiği kış bile.
plastiğin ve asfaltın modernleştirdiği kentte zaman hakikaten geçmezdi. oyunlarımız ve her molasında su içtiğimiz tulumbalar vardı. şimdi bu çağın gerçekliğine doğan çocuklar için sıradandır fakat hadi bilgisayarı ve interneti geçtim, biz halı sahaya da, bisikletteki 18 vitese de şaşırmıştık. oyunlarımız hep vardı, nesillere futbolu değil top oynatmayı öğreten arsalarımız. tapusu olduğunu bile bilmezdik, bizim arsamızdı onlar. inanın o sahiplendiğimiz arsalarda ne dostlar, abiler, kardeşler futbol oynadı. bugün türkiye’de oynanan futbolu beğenmiyorsak, barcelona’yı değil mahalledeki maradona abilerimizi gördüğümüzdendir.
bir de galatasaray vardı. hep bekleten bir galatasaray. haftasonunu bekleten, ağustos ayını bekleten, şampiyonluğu bekleten, çizgide çamura saplamış bir topu bekleten, ali sami yen stadını görmeyi 18 yıl bekleten… eğer yine beklemek denirse, en çok galatasaray’ı bekledim ben.
galatasaray’da çok sevdiğim, delice tapındığım, formasını alamasam da, 2+1 evde oturan her çocuk gibi posterini asamasam da; mahalle aralarında, çamur arsalarda top oynarken bizzat ta kendisi olduğum futbolcular vardı. tanju, prekazi ve uğur ile başlayan, hakan şükür, tugay ve kubilay ile devam eden. yavaş yavaş arsaları terketmeye başladığımız zamanlardı. ne garip ki, arsalar betonlarla dolarken ve yerini sentetik halı sahalara bırakırken, futbol da aynı hızla sentetikleşiyordu.
o sıralarda biri geldi ki onu hiç beklemiyorduk. sonradan öğrendik ki, asıl onca yıl burada olmaması garipmiş. sanki, bizle arsada top oynayacak kadar sıradan ve sanki koca bir devri kapatmaya gelmişçesine gururlu. kahraman mı, yoksa bizden biri mi? aslında her ikisi de, çünkü süper kahramanları yer yüzüne indirdi, aramıza karıştı. bazen bizimle o arsada top oynadı, bazen de dünya üzerinde sadece tek bir kişiye bahşedilen yeteneği ve olanca tevazsusuyla dünyaları değiştirdi. kader mi evrimin doğal işleyişi mi bilmiyorum fakat; kendisi, örgütlediği arkadaşları ve tek bir adam, o sene bu forma altında buluşmamış olması her türlü doğa kanuna, bütün dini inançlara aykırıydı.
ben hagi’yi bu radde ne zaman sevdim, gerçekten bilmiyorum. ama bu sevgimde, kazandırdığı başarıların etkisi, binde birdir sadece.
leeds deplasmanında, diğer takım arkadaşları korkudan ceza sahası çevresinde bile dolanamıyorken; kendinden emin şekilde penaltı atmaya giderken mi sevdim? en zor anlarda sığınılacak bir limandı.
20 kişi ayırmaya çalışırken; galatasaray’ı durdurmakla görevli kutsal ittifakın simge adamı erol ersoy’un suratına tükürürken mi? pazarlıksız, uzlaşmasız; haksızlığa karşı bayraktı.
gerçekleşse de “imkansız” diyerek tarif ettiğim anlardan bile sevincini arkadaşlarını çağırarak onlarla paylaşmasını bildiği için mi sevdim? her büyüdüğünde küçülendi.
son gününde bile, hala en iyisiydi o.
hagi, şimdi bambaşka bir görevde. kendisi için “kredisi sonsuz” falan demeyeceğim. kredi, belirli bir anlaşmayı içerir; alan tarafı borçlu kılar. kendi adıma aslen ben borçluyken hagi’ye, nasıl kredi verebilme haddini bulabilirim?
ben beklemeyi gerçekten çok iyi biliyorum. beklemenin en güzel hediyesini, galatasaray ve hagi isimlerinin yanyana geldiğinde neler olduğunu görmekle almış biriyim. kendisi de diyor ya “sabir, sabir, sabir”. o benim için emirdir artık. yapabileceklerini göstereceği günü sabırla bekliyorum; kendisi gibi hesapsız, pazarlıksız. ona sığınarak.

arv.

arv.

kahrolsun psikolojisi düzgün insanlar, yaşasın tam bağımsız ruh hastaları!

uzun zaman sonra buraya yine bi dönüş yaptık bakalım. tek eksiği güzel bloglu takip edilecek insanlar. bikaç önerinizi alırım.

Sen sarıyla kırmızı..

O koltuk tapulu malınız değil!

duyguluokuz:

NE ÇOK ÖZLENDİN…

Sen gittikten sonra hiç tadı tuzu kalmadı buraların.. Yönetiminden topçusuna teknik direktörüne ruhsuzlarla dolu.. Biz seni özledik, kaybolan ruhumuzu özledik!

Real Madrid’e Karşı Santiago Bernabéu’da Oynamak Zor Olabilir Ama Biz Galatasaray’ız Kaybedicek Birşeyimiz Yok Onlar Düşünsün..

25 Mart 2013 - FATİH TERİM!

Karanlık şimdi. Ne bir ışık yakan var ne de bu karanlıktan rahatsızlık duyan. Herkes kendi karanlığını öylesine benimsemiş ki bir dirhem aydınlıktan rahatsız olacak kadar. Güneş doğmaz, ay batmaz olmuş bu sokaklarda. Önünü görmeden yürüyeninsanlarla dolu her yer. Zamanı şimdi, tüm edilmemiş küfürlerin. Nasıl olsa aldıran yok hiçbir şeye buralarda. Dün karanlıktı, bugün karanlık fakat hiçbir şeyden emin olmadığın kadar emin ol ki yarın güneş’in aydınlığı yırtıp atacak tüm bu karanlığı. Herkes her şeyi görmeye başlayacak. Birer birer yüzlerimizi vuracağız güneşe. Bir gün güneş umut olacak..

İyi ki doğdun Büyük Kaptan! 

Rakımın en buzlu olduğu yerde, kupalar getiren sonlara, layıksın sen Galatasaray!